Bodrum
Mavi derginin ilk sayısında, Adem Güner, “Anadolu, Şarabın
Anavatanı mı?” başlıklı bir yazı yazmış, ikinci sayı için de
benden bir yazı istemişti. “Acaba ne anlatsam” telaşına
kapılmış ama iki gün sonra yazıyı göndermiştim. Sonraki ay bir
tane daha derken, böylece başlayan ve bugüne kadar devam eden
bu güzel serüveni, bu şarap bahsini kapatmanın belki de zamanı
gelmiştir.
O
ilk sayıda Adem Güner, “Mehmet Vuran, kırmızı şaraplık olarak Gamay,
Merlot, Adakarası, Kalecik Karası, Cabernet Sauvignon, beyaz şaraplık
olarak Semillon ve Pinot Chardonnay üzümlerini aşılamış…” diyordu. Bu
çeşitleri, şaraplık değerleri yüksek olduğu ve buranın iklimine
uyacaklarını düşündüğüm için seçmiştim. İşte aşıladığımız o çeşitler
üzüm vermeye başladılar. Ben de her gün onlara gidip, gelişmelerini
izledim, hal hatırlarını, bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sordum.
Güzelliklerini seyrettim, bol bol fotoğraflarını çektim. Sonra
dallarından koparıp ezmeye bile çok zor kıyabildim. Her ne kadar
koparılmak, ezilmek ve şaraba işlenmek onların var oluş sebepleri olsa
da, yine de içim sızlamadı değil.
Derginin bu sayısı için yazı yazma zamanı geldiğinde, ne yazsam diye
düşünürken, ilk sayıda yeni aşılandığını söylediğimiz asmaların verdiği
üzümleri sizlerle tanıştırmak geldi aklıma.


İşte onlardan ilki, yan tarafta portresi görünen üzüm
Cabernet
Sauvignon. Öncesindeki fotoğrafta ise toplu halde poz vermiş
olan bu üzümler, dolgun, yüksek tanenli, gövdeli ve yıllandırılmaya
müsait şaraplar verirler. Fanatikleri tarafından “kırmızı şaraplık
üzümlerin kralı” olarak tanımlanmayı hak eden bu üzümün kökeni
Fransa’dır. Tek başına şarabı yapıldığı gibi, kupaja da girer. Kupaj
için kendisine en uygun eş Merlot’dur. Özellikle Bordeaux şarapları bu
iki üzümden yapılır.
Merlot :
Aromaları bakımından biraz Cabernet Sauvignon’a benzese de, daha az
tanenli ve daha meyvemsi, yumuşak içimli şaraplar verir. Kökeni
Fransa’dır. Genellikle ya tek başına şarabı yapılır ya da Cabernet
Sauvignon ile kupaja girerek onu yumuşatır ve bir zarafet katar…
Gamay :
Kökeni Fransa olan bir şaraplık üzüm çeşididir. Şarapları koyu
menekşemsi kırmızı renklidir. Asit ve taneninin düşüklüğü onu yumuşak
içimli yapar ve şaraplarının da kısa ömürlü olmasına neden olur. Fransa’da Beaujolais
bölgesinin üzümüdür. Değişik bir teknikle üretilen ve taze tüketilen,
Kasım ayının üçüncü perşembesi (daha önce satışı kesinlikle yasak)
satışa sunulması gibi bir geleneğe sahip olan ve bir önceki yıldan
kalmış olanları makbul olmayan kırmızı Primeur şarapların en meşhuru
burada, bu üzümden yapılır. (Ama Gamay sadece Primeur şarap yapımında
kullanılmaz). Primeur şarap bu bölgede doğmuş olmasına rağmen, bugün
şarap üretilen hemen hemen bütün ülkelerde değişik üzüm çeşitleri
kullanılarak da üretilmektedir. Gamay üzümünün ülkemizde yaygın olarak
yetiştirildiği bölge ise Trakya’dır.
Kalecik Karası :
Ne demiştik, Anadolu üzümün anavatanıydı değil mi? Anadolu üzümün
anavatanı olur da, o anavatanın kendine has üzümleri olmaz mı? İşte
Kalecik Karası bu özel ve güzel üzümlerden birisidir. Adını da en iyi
yetiştiği Orta Anadolu’da Ankara’nın Kalecik ilçesinden almıştır.
Unutulmaya yüz tutmuş olan bu çeşit, son yıllarda hak ettiği ilgiye
mazhar olmuş ve bu çeşitten çok güzel şaraplar yapılmaya başlanmıştır.
Şarapları meyvemsi, kolay içimli, düşük tanenli ve açık renklidir.
Adakarası :
Anadolu’nun çok güzel şaraplık üzümlerinden bir diğeri olan Adakarası,
Avşa adası, Erdek ve Balıkesir’de yetiştirilir. Ancak denilebilir ki
yetiştiriciliğinin merkez üssü Avşa adasıdır. Şaraplarının çok güzel
kırmızı rengi, kendine özgü aroması, yumuşak ve hoş içimli bir tadı
vardır.
Chardonnay :
Beyaz üzümlerin kraliçesi olarak bilinir. Kökeni Fransa’dır ve beyaz
Burgundy’ler bu üzümden üretilir. Kaliteli bir şaraplık üzüm olduğu ve
çok geniş bir iklim alanına uyum gösterebildiği için, dünyada şarap
üretimi yapılan bir çok bölgede yetiştirilir. Yetiştiği bölgenin iklim
ve toprak özelliklerine bağlı olarak çok değişik aromalar içerebilir.
Evet, şimdi bu fotoğrafları gördükten sonra, biraz kafanız karışmış
olabilir. Ama bu gayet normal, çünkü birbirlerine çok benziyorlar.
Fotoğraftan bakmakla ayırtedilmeleri zor. İlk başlarda ben de
anlayamamıştım. Sonraları her gün görüşünce tanışıklığımız arttı.
Hepsinin ortak özelliği, tanelerinin küçük ve kabuklarının kalın olması.
Tabi kabuk kalınlığı da fotoğraftan anlaşılamıyor. Renkleri birbirine
yakın ve mavi ile mor arası bir siyahlıktalar. Tatlarında da
farklılıklar var ancak bu farklılıkları yakalayabilmek için başka bir
tatla eşleştirebilmek, bunun için de tat hafızasının içinin dolu olması
gerek.
Şaraplık üzümler burada diğer bölgelere göre daha çabuk olgunlaşıyorlar.
Bodrum yarımadasının güney kısmına baharın, Bodrum’un kuzey-doğusunda ve
25-30 km mesafede, dağın kuzey tarafında yer alan bu köye nazaran, 10-15
gün erken geldiği düşünülürse, ülkenin kuzeyindeki ve iç bölgelerindeki
üzüm yetişen bölgelere göre üzümlerin 1 ay daha erken olgunlaşması
normal karşılanabilir. Ayrıca önemli olanın, üzümlerin gördükleri
güneşli gün sayısı olduğu ve onun da burada fazlasıyla sağlandığına göre
ve gelişme dönemlerinde yağmur yağmadığı gibi, havaların kapalı dahi
geçmediğine göre erken gelişmelerinin bir sorun olmadığını düşünüyorum.
Bu işi bilenler hemen “alkol-asit dengesi” diyebilirler. O konuda da
can sıkıcı bir durum yok.
Fotoğrafı olan bu üzümler, deneme amaçlı olarak azar azar yetiştirmiş
olduklarım. Ancak ülkemizde yetiştirilen bir çok şaraplık üzüm çeşidi
daha var. Bunların içinden dünya çapında kabul görmüş yabancı çeşitlerin
üretilmesinin yanı sıra, Boğazkere, Öküzgözü, Papazkarası, Emir, Narince,
Bornova Misketi gibi çok iyi bilinenlerle, henüz yeterince ilgi görmemiş
diğer yerli çeşitlerimizin yetiştirilmesi de ihmal edilmemeli, hak
ettikleri yerlere gelmelidirler.
“Zeytin, Üzüm ve
İncir – Kültür Tarihi Eskizleri” kitabında; “üzümlerin sonradan
yayıldığı bölgelerden, dünya çapında şöhretli şarapların çıkması pek
ilginçtir doğrusu” dedikten sonra Victor Hehn; “bu noktada kendi
payına düşeni yerine getirmiş olan kültür ve teknoloji, asmanın o eski
ana yurdunda (ki o eski anayurt Anadolu oluyor) bir araya gelme imkanı
bulsaydı kim bilir ne harikalar yaratırdı.” diye bitirmiş ve ben de
bunu daha önceki bir yazımda kullanmıştım.
Evet, Anadolu
üzümün anavatanı, çok güzel üzümler de yetişiyor. Değerlendiremedikten
sonra, bu konuyla ilgili elle tutulur bir politika olmadıktan sonra var
mı bir kıymeti? Son yıllarda şaraplık üzüm bağı tesisi kurmaya ilgi
artıyor, bunun için destekler veriliyor. Doğal olarak üretim de artmakta.
Peki nerede işlenecek bu üzümler? Hadi diyelim mevcut üreticilerin
kapasiteleri bir müddet daha bu işi idare eder. Peki o zaman fiyat
politikası nasıl belirlenecek? Geçtiğimiz yılın ürününün fiyatının, bir
önceki yılın fiyatının yarısını bile bulmaması gibi orantısızlık nereye
konulabilir, ne yapılabilir? Bunun önüne geçilebilmesi için şarap
üretici sayısı artmalı, mümkünse üzüm üreticileri aynı zamanda birer
şarap üreticisi olmalıdırlar. Tıpkı bu işin layıkıyla yapıldığı
ülkelerde olduğu gibi. Ama mevcut şartlar altında bu mümkün
görünmüyor. O ülkelerde ÖTV sıfır ya da sıfıra yakınken bizde tam tersi
çok yüksek. Büyük üreticiler bile zorlanırken, şato tarzı üretimlerin
olmasını beklemek, hatta düşünmek ne ölçüde gerçekçi olabilir ki…
Yukarıdaki
"ŞARAPLIK
ÜZÜM PORTRELERİ"
başlıklı yazı;
Bodrum Ticaret
Odası
Yayını olan,
"BOD®UM
MAVİ"
derginin 13. sayısından,
Mehmet Vuran'ın
aynı başlıklı yazısından alınmıştır.
DÜŞÜMDEKİ
BAĞ
Yazın henüz
bittiği günlerde havalar hatırı sayılır derecede soğuk
gitmişti. “Haydaa, şimdiden böyle olursa kışın nasıl olur”
demeye başlamıştım. Bugün Aralık’ın 5’i ve o gün
dediğimin tam tersini dedirtecek bir hava var. Ben de bu
fırsatı kaçırmak istemedim ve attım kendimi dışarıya. Bağların
içinde dolaştım, fotoğraf çektim biraz.. Asmaların çoğunun
yaprakları dökülmüş. Özellikle yaşlı asmalarda hiç yaprak
kalmamış. Yeni aşılanmış genç asmaların yaprakları
duruyorlar ve sarıdan kırmızıya kadar renk almışlar…
Sonra arada
bir gelen esintiden nispeten korunaklı ama güneşin hiçbir
zerresini kaçırmayacağım bir yerde durmuş ve etrafı izlemeye
koyulmuşken, kurmayı hep istediğim yeni şaraplık üzüm bağı ve
hemen yanındaki küçük şaraphane ile ilgili düşünceler uçuşmaya
başladı kafamın içinde. Yan taraftaki biraz meyilli arazinin
içine şaraplık üzümler diksem, meyilin başladığı en yüksek
noktaya bağın ortasından bir yol geçirsem, bu yolun kenarını ışıklandırsam, yolun çıktığı o yüksekçe yere bir taş ev,
yanına küçük bir şaraphane yapsam ne güzel olurdu. Eskiden
toprak damlı evler vardı buralarda, onlara uygun ama daha
işlevsel hale getirilmiş, meyilden istifade ederek yarısı
toprağın içine gömülmüş, toprak damlı bir şarap mahzeni de bu
güzelliği tamamlardı. Bir köşeye de taştan küçük bir fırın
olmazsa olmaz, hani şu kümbet şeklinde olan ve eskiden çoğu
köy evinin bahçesinde bulunan fırınlardan. Gelenlerin burada
yapılmış şarapları yerinde içebildiği, satın alabildiği,
yöresel lezzetlerin sunulduğu bir yer. Çok güzel olurdu çok…
Gelen
kişilerin hepsiyle ilgilenmeye çalışır, buradan bir dost
olarak ayrılmalarını isterdim. Buna çok önem verdiğim için
gelecek kişilerden müşteri olarak bahsetmeye dilim varmadı,
varmıyor. Fakat her ne kadar böyle düşünsem de bu nihayetinde
bir ticari faaliyet ve bu konseptte bir şeyi ilk ben düşünmüş
de değilim. Türkiye’nin değişik yörelerinde ama özellikle
yurtdışında bunun çok sayıda ve güzel uygulamaları var. Hani
klasik ifadeyle, ben Amerika’yı yeniden keşfetmiş değilim.
Her ne kadar
kafamın içi bu fikirlerle doluysa ve böyle bir şeyi yapmak
istememle birlikte kimin yaptığından daha çok, yapılmış ya da
yapılacak olmasını önemsiyorum. Çünkü şimdi şarapçılıkta adı
ön sıralarda geçen ülkelerde daha şarap yokken, şarapçılığın
merkezlerinden birisi olan, antik çağda şarap ticaret yolunun
ortasında yer alan bu yörede, bu topraklarda bu tarz bir
tesis hatta tesislerin olmayışı üzücü. Böyle bir yere, bırakın
Bodrum merkezi, yarımadanın herhangi bir yerinden ulaşım en
fazla yarım saati geçmeyecektir. Bu mesafe hem yurtiçi hem de
yurtdışı örnekleriyle kıyaslandığında hiç de uzun değildir.
Turizmi çeşitlendirmeye, deniz-kum-güneş turizminin dışına
çıkarmaya çalıştığımız bir dönemde bunun da bir alternatif
olabileceğini, önemli oranda da katma değer yaratacağını
düşünüyorum. Bu aynı zamanda tarım sektörü için de ciddi bir
adım olacaktır.
Güneşin
iliklerime işlediği bu kış gününde(ya da geç sonbahar mı
desek), arada bir şeyler karaladığım kağıdın üzerinden başımı
kaldırıyor ve gözlerimin yumuk yumuk olduğunu farkediyorum.
Kış diye! bir köşeye kaldırdığım güneş gözlüğümün olmayışının
sonucu bu. Ama olsun, bu mevsimde yeter ki güneş olsun. Hızla
etrafta gezdiriyorum gözlerimi, sanki bir süredir burada
yokmuşum gibi…Hemen arkamda incir ağaçları ve onların yanında
da kocaman bir çam ağacı var. İncir ağaçlarının dikildiği günü
hatırlıyorum..
Sekiz yıl
önce bir sürü incir ağacı fidanını “İncir Araştırma
Enstitüsü”nden bir çuvalın içinde otobüsün bagajında
getirmiştim. Dikim günü herkes işin bir ucundan tutuyordu.
Kimler yoktu ki; Babam, ben, kardeşim Erdal, amcam, amcamın
ikiz kızları Emine ve Gözde… Şimdi o kadar büyüdü ki o
fidanlar, bir tanesinin küçük bir dalı bile sığmaz artık
çuvalın içine.. Bu arada büyüyen iki kişi daha var; Gözde ve
Emine. Bir de biz varız tabi, bilmem ki bizim için ne denir,
büyüdük mü, geliştik mi, yaşlandık mı yoksa?..
İncirlerin
yanı başındaki büyük çam, Yumakçam. Bulunduğu yerin ismini
veren çam Yumakçam. Ama o da eskisi gibi değil artık, kolu
kanadı kırılmış. Büyük ve geniş bir gövdenin üzerinde kalmış
birkaç uzun dalıyla, yumaklığı gitmiş, adı kalmış yadigar…
Eskiden öyle miydi ya, dallarının taa aşağılara kadar
indiğini, elini kaldırınca dokunulduğu günleri bilirim. Bir
gölgesi vardı ki görmeliydiniz. Hiç ışığın sızmadığı gölgeler
vardır, “kaya gölgesi gibi” denir hani işte yumakçamın gölgesi
de öylesindendi.. Eskiden kocaman bir küp dururdu dibinde,
yanında da bir tas. Önündeki yoldan gelip geçenler
susuzluklarını gidersinler, iki dakika dinlensinler,
soluklansınlar diye... Çocukluğumda oraya su taşıdığımızı
hatırlıyorum. O küpte hep su olurdu… Sonra o da zamana yenik
düştü. Yoksa insanlara mı desek bilmem ki..Çünkü o küp oradan
çalındı, yerine konulan küp de bir süre sonra ortadan
kaybolunca bir daha orada ne küp oldu ne de su... Sonraları da
kuvvetli rüzgarlarla Yumakçamın birkaç dalı devrildi. Yok yok
“göçtü” diyelim biz ona. Bu dünyadan göçmek gibi, başka bir
yere göçmek gibi...çatırdayarak...
Yoldan gelip
geçen nicelerine tanıklık eden, kaya gölgesi gibi gölgesinde
kimlere kimlere serin bir nefes olan Yumakçam yine ayakta.
Ayakta ama nasıl görünüyor bilir misiniz? Hani yaşlı birinin
ağzında tek başına kalmış bir diş nasıl görünüyorsa, o da koca
gövdesinin üstündeki iki dalıyla işte öyle görünüyor. Bir
köşede unutulmuş ve sonunu bekler gibi.. Her ne kadar “eski
çamlar bardak oldu” dense de ben görmedim olanını, ne içinden
su içtim ne de içeni gördüm. Ama yine de Yumakçam da birgün
bardak olacak…
Bağ işi mi? Umarım bu yörede düşündüğüm tarz işletmelerin olduğunu Yumakçam bardak olmadan görürüz…
Yukarıdaki
"DÜŞÜMDEKİ BAĞ"
başlıklı yazı;
Bodrum Ticaret
Odası
Yayını olan,
"
BOD®UM
MAVİ"
derginin 6. sayısından,
Mehmet Vuran'ın
aynı başlıklı yazısından alınmıştır.
BAĞLARIM AMAN
YEŞİL YEŞİL BAĞLARIM…*
Geçen sayılardaki yazılarda şaraptan
bahsettik. Ama şarap öyle kendiliğinde olmuyor. Şarabı yapmak için üzüm
gerek, hem de iyi üzüm. O zaman şöyle bir bakalım; Kimdir, nedir bu
üzüm, nerelerde yaşar, kimlerden hoşlanır, ne yer ne içer, kimlerle
gezer?
Kimlerle mi gezer? Biraz abarttık galiba.
Her ne kadar üzüm diyorsak da aynı zamanda asmadan da bahsediyoruz. Kimi
zaman bunları birbirinin yerine kullanmışızdır. Şarabı yapmak için üzüm
gerek demiştik ama üzüm için de asma gerektiği gibi, nerelerde yaşar
derken yaptığımız gibi. Üzümün nerede yaşadığı belli, asmanın dalında
tabi ki. Peki asma nerde yaşar? Doğal olarak da diyeceksiniz ki;
toprakta.Evet ama hangi toprakta, işte mühim olan o.
Hadi o zaman tanıyalım asmayı biraz;
Asmanın en önemli türü Vitis vinifera L. olup, gen merkezi ve kültüre
alındığı yöre, Anadolu Yarımadası’nın kuzeydoğu bölgesini de içine alan,
Karadeniz ve Hazar Denizi arasındaki bölge olarak kabul edilmektedir.
Asma, yabani ve kültür asması olarak ikiye ayrılır. Ülkemiz hem yabani
asma (Vitis vinifera ssp. sylvestris) hem de kültür asması (Vitis
vinifera ssp. sativa) yönünden çok zengin bir gen potansiyeline
sahiptir.
İstenilen üzüm çeşidi, asma anacı
üzerine aşılanarak üretim yapılmaktadır. Aslında başka üretim yöntemleri
de olmakla birlikte ekonomik faaliyet olarak yapılan bağcılıkta
kullanılan yöntem budur. Ya fidanlar aşılı olarak hazır alınmakta, ya da
araziye dikilen anaçlar birinci veya ikinci yılın sonunda yerlerinde
aşılanmaktadırlar. Asma anaçlarının da bir çok çeşidi vardır ve
toprakla, iklimle, aşılanacak olan çeşitle uyumu gözetilerek anaç seçimi
yapılmalıdır.
Bağ tesis edilecek arazinin toprağı tahlil edilip, toprak ve iklim
parametreleri belirlendikten sonra diğer ticari faktörler de göz önüne
alınarak yetiştirilecek üzüm çeşidi belirlenir. Üzümler; “şaraplık”,
“sofralık”, “kurutmalık”, olmak üzere kullanımlarına göre gruplara
ayrılırlar. Bazı üzüm çeşitleri hem şaraplık hem sofralık olarak
değerlendirilse de, iyi şarap için iyi şaraplık üzümler
yetiştirilmelidir. Üzüm çeşitlerinin tek başlarına kullanılmasından
kaliteli şaraplar elde edilir. Bunun yanında, birbirini tamamlayan
üzümlerin belli oranlarda harmanlanmasıyla da güzel şaraplar
yapılmaktadır. Hatta bazı üzümlerin zayıf yönlerinin kapatılması
amacıyla harmanla bazen gerekli olmaktadır.
Peki bu üzümler kimlerden hoşlanırlar,
nerelerde yaşarlar? Kendilerine sevgiyle bakacak herkesten hoşlanan
üzümler, yaşadıkları yer konusunda öyle pek de seçici olmamakla birlikte
onların da sevdikleri yerler var tabi. Toprak yapısı asmanın
gelişmesinden daha çok, yetişen üzümün özellikleri üzerine etkendir.
Genel olarak Anadolu toprakları ve iklimi bağcılık için uygun olmakla
beraber, ısı tutabilen volkanik topraklardan dolgun, içi ısıtan şaraplar
elde edilirken koyu renkli, zengin mineral içerikli meyilli arazi
topraklarından keskin ve belirgin tatlara sahip karakterde şaraplar elde
edilir. Gevşek yapılı, kumlu-tınlı topraklar ise yumuşak karakterli
şaraplar verir. Kuvvetli şaraplar da kireçli topraklardan elde edilir.
Görüldüğü gibi farklı toprak özelliklerinde üzümler yetişebilmekte,
bunlardan elde edilen şaraplar da buna yakın özellikler taşımaktadırlar.
Denebilir ki güçlü topraklar, güçlü karakterde şaraplar, gevşek yapılı
topraklar da yumuşak karakterli şaraplar verir.Ancak şaraplık üzümlerin
taşıdıkları potansiyelin açığa çıkmasında sadece toprağın yapısı değil,
gördüğü güneşin, aldığı yağmurun, arazinin eğiminin, rüzgarın da çok
etkisi vardır. Bunlar, bağın karakteristik yapısını oluştururlar ve her
bağ kendine has aromalar içeren üzümler verir. Bağ ve üzümün arasındaki
bu özel ilişkiye Fransız’lar “Terroir” demişlerdir. Fransa’dan çıkıp
dünya şarap literatürüne giren, bağ ile üzümün arasındaki uyumu anlatan
bu kelimeden hareketle, dünyanın her yerinde şaraplık üzüm
yetiştiricileri bağlarına en uygun üzüm çeşidini seçmek için çaba
sarfederler.
Fransızlar eğer doğru bir terrior yoksa
iyi şarap yapılamayacağını ve en iyi terrior’ın da kendilerinde olduğunu
düşündükleri için Fransız şarapları, kullanılan üzümün çeşidine göre
değil, bölgenin adına göre isimlendirilmişlerdir. Bordeaux gibi,
Burgundy gibi… Oysa Bordeaux şaraplarının yapıldığı üzümlerin başında
Cabernet Sauvignon ve Merlot gelmektedir. Burgundy bölgesinin üzümleri
de Pinot noir ve Chardonnay’dir çoğunlukla. Avrupa dışındaki şarap
ülkelerinde (bunlara Yeni Dünya şarap ülkeleri deniliyor) ise şaraplar
çoğunlukla bölge isimleriyle değil, üzüm çeşitlerine göre
adlandırılırlar.
Bir şarabın o ya da bu şekilde isimlendirildiği değil, nerede ya da kim
tarafından üretildiği de değil, bardağın içinde nasıl durduğu ve ağızda
nasıl bir tat bıraktığıdır önemli olan. Yani sizin ağzınızda bıraktığı
tat. Gerisi laf-ü güzaf.
Önemli olan ne biliyor musunuz? Sizin beğenmeniz. İşte o kadar.
Ulaşabildiğiniz (açıkça paranızın yettiği diyelim) şarapların içinde,
ağzınızda en iyi tadı hangi şarap bırakıyorsa en güzel şarap odur. İster
yıllanmış olsun, ister genç. İster sek, ister tatlı olsun…
Tenis oynamaya başladıktan sonra
aldığım ikinci raketim vardı. Ondan sonra oldukça pahalı iki raket daha
almıştım. Bir tanesi profesyonellere hitap eden (Wilson Pro Staff 6.1 si
stretch) idi. Ben o pahalı raketlerle oynamakta ısrar ettim hep. Fena da
oynamadım. Ama zaman zaman daha mütevazi olan ilk raketimle daha mı iyi
oynuyorum diye düşündüğüm olurdu. Ve bir gün Hasan hoca demişti ki; “En
iyi raket, en iyi oynadığın rakettir”
Hazır yeri gelmişken, bazı şaraplarla beraber tavsiye edilen
yiyeceklerin içindeki “av etleri” kısmında aklıma takılan bir noktayı da
belirtmek istiyorum; Acaba diyorum avlanan hayvanlar erkek mi yoksa dişi
mi olmalı, rengi nasıl olmalı, günün hangi saatinde avlanacak, yaşı kaç
olmalı, kanatlı mı, kanatsız mı olmalı… Öyle “av eti” deyip geçmekle
olmuyor işte. Neyse, bu da işin şakası idi…
Üzümlerin gezme işine gelince; hasattan
sonra zorunlu gezmelere pek ses çıkarmasalar da mümkün olan en kısa
yolculuğun ardından şaraba işlenmek tercihleridir. Çünkü çok narin bir
meyve olan üzümün içerdiği yoğun, karmaşık ve zengin aroma bu
yolculuklar sırasında zarar görmekte, bir kısmı uçup gitmekte, bu da
onlardan yapılacak şarabın kalitesine olumsuz yönde etki yapmaktadır.
Onca süre güzel bir şarap olmak için bekleyen hangi üzüm bunu ister ki?
Siz olsanız ister miydiniz? Bir de bağın içinde kurulmuş tesiste hemen
işlenmeye alınırlarsa, hele ki aralarına başka bağın üzümleri de
karışmadan olursa bu, değmeyin keyiflerine..
İyi bir şaraplık üzüm daha ne istesin…
*)Bu
yazının başlığı konulurken hızlı ritimli bir Bodrum türküsü olan "Keklik
Gondu Kesmeye" türküsünün nakarat kısmından esinlenilmiştir.
Yukarıdaki
"BAĞLARIM
AMAN, YEŞİL YEŞİL BAĞLARIM"
başlıklı yazı;
Bodrum Ticaret
Odası
Yayını olan,
"BOD®UM
MAVİ"
derginin 5. sayısından,
Mehmet Vuran'ın
aynı başlıklı yazısından alınmıştır.