|
ŞARAP VE NEŞE
TANRISI DİONYSOS
Nedendir bilmem ama antik
kentlere ve o dönemdeki yaşama hep ilgi duymuşumdur. Antik dönemden günümüze
kalan eserlere hayran olmamak mümkün mü? Hangi birisine baksanız ayrı bir güzellik. Bütün Anadolu bu yönden büyük bir
hazineye sahip olmakla birlikte Ege bölgesi daha bir öne
çıkıyor. Ne zaman bir antik tiyatroyu gezsem hep o döneme bir
yolculuk yapmış, kah taş basamaklara oturmuş bir seyirci, kah
sahnede bir oyuncu olarak hayal etmişimdir kendimi. Sahi o
döneme gidebilmek ne kadar ilginç olurdu değil mi? Arada bir
düşünürüm; eğer zamanda yolculuk makinesi yapılsa ve benim de
kullanma şansım olsaydı, antik dönem ilk sıralarda yer alırdı.
O dönemde, Bodrum antik tiyatroda bir oyun izlemek, Kral Mousolos’un anıt mezarının yapımına tanık olmak…Güzel olurdu
herhalde.
Antik dönem demişken
Mitolojiyi ayrı tutmak olur mu? O dönem yaşamında çok büyük
yer tutmuş, hayatla iç içe girmiş ve geçmişten günümüze kalan
kültür mirasının büyük bir bölümünü oluşturan mitolojik
efsanelerin kahramanlarından birisi de Dionysos’dur. Şarap ve
neşe tanrısı Dionysos.
Şarabın Yunanistan’a
geçişi, burada bağcılık ve şarapçılığın başlaması, gelişmesi İÖ 1500’ lü yıllara dayanmaktadır. İÖ 900 civarında Homeros,
Akdeniz için, “şarap renkli deniz” demiştir. Şair ve oyun
yazarı Euripides(İÖ 480-406), “şarap olmasaydı insanoğlu,
aşkın farkına varamaz, mutluluğun keyfine varamazdı” derken,
filozof Platon(İÖ 428-348), “aşırıya kaçmadan içilen şarabın
insanın ömrünü uzatacağını” söylemiştir. Yunanlılar,tarihe
düştükleri bu ve benzeri notlar dolayısıyladır ki şarap
kültürü tarihine katkılarda bulunmakla birlikte, asıl büyük
katkıları şaraba bir tanrı atamakla olmuştur; Olimpos’un büyük
tanrısı Zeus ve Thebai şehrinin kralı Kadmos’un kızı
Semele’den olma Dionysos.
Bir ölümlü kılığına
bürünüp,her gece Olimpos’tan Thebai’deki şatoya Semele’yi
görmeye gelen Zeus, karısı Hera’nın bunu öğrenmesinden çok
korkmaktadır. Zeus’tan şüphelenen Hera bir gün onu takip
ettiğinde, olan biteni kendi gözleriyle görür. Dahası Semele
hamile olduğunu Zeus’a söylerken bunu duyar. Zeus, Semele’ye
bu durumdan kimseye bahsetmemesini, buna bir çözüm bulacağını
söyler. Çünkü Hera’nın bunu öğrenmesi durumunda yapacağı
kötülüklerden çekinir. Ama çok geç, Hera bunu öğrenmiştir
artık.
Başka bir kılığa giren Hera, Semele’yle iyi ilişkiler kurar onu kandırarak “mademki
tanrılar tanrısı Zeus’un sevgilisisin, sana da tüm ihtişamı
ile kendi karısına göründüğü gibi görünmesini istemelisin”
diye ikna eder. Zeus her geldiğinde, kendisini tanrı suretinde
göstermesini isteyen Semele’yi “hiçbir ölümlünün buna
dayanamayacağını, yanıp kavrulacağını ve öleceğini” söyleyerek
vazgeçirmeye çalışır. Her seferinde bu isteğini yineleyen ve
daha fazla ısrarcı olan Semele’yi kıramayan Zeus, bir gün
kendini o yüzüyle göstermeye istemeden de olsa razı olur. Ve
birden odanın içinde şimşekler, yıldırımlar oluşmaya başlar ve
buna dayanamayan Semele yanar kavrulur. Zeus, yedi aylık
hamile olan Semele’nin bebeğini kurtarmayı son anda başarır.
Sonra onu saklamak için baldırına yerleştirir. İki ay daha
geçip, bebeğin doğum zamanı geldiğinde onu oradan çıkarır.
Böylece iki kez doğmuş olduğu için, “iki kez doğan” anlamına
gelen Dionysos adını koyar. Karısı Hera’dan saklamak ve bakıp
büyütmeleri için Nysa dağındaki orman perilerine gönderir.
Nysa dağındaki orman
perilerine gelen bu bebek büyür ve etrafına mutluluk saçan çok
neşeli bir çocuk olur. Biraz daha büyüyen Dionysos ormanda
gezmeyi ve avlanmayı çok sever. Çok sevdiği şeylerden birisi
de üzümdür. Sabah uyandığında bile yediği üzümün suyunu
çıkarıp içmeyi de çok sever. Yine bir gün üzüm suyu çıkarıp
içen ve bir miktarını da sonra içmek üzere bir kenara
koyduktan sonra gezmeye çıkan Dionysos, gittiği yerde daha
uzun kalması için kendine yapılan ricaları kıramayınca, ancak
günler sonra geriye dönebilir. Bir köşede duran, unuttuğu üzüm
suyunu görünce alır ve içmek için kafasına diker. O da ne? Bu
bildiği üzüm suyundan çok farklı. Şaşkınlıkla kupanın içindeki
sıvıyı inceleyen Dionysos, erguvan renginde, kıvamlı, buruk
ama lezzetli bu içkiden büyük bir yudum daha alınca
yorgunluğunun yavaş yavaş yok olduğunu fark eder. Hiç sebep
yokken neşelenen Dionysos gülerek, kendisini büyüten peri
kızlarını ve diğer orman perilerini çağırıp, üzüm suyunun
verdiği neşeyi onlarla paylaşır. Onlar da içmiş, yeni ve
bilinmedik bir içkiye dönüşen bu üzüm suyundan hoşlanmışlardı.
O günden sonra genç tanrının gösterdiği şekilde üzümlerin
tanelerini ezdiler, suyunu sıktılar ve bir süre bekleterek
erguvan renkli yeni içkiden elde ettiler. İşte böylece
dertlilere dertlerini unutturan, üzülenleri neşelendiren,
ağlayanları güldüren, özellikle antik dönemde ticareti en
fazla yapılan ürünlerden birisi olan, Hayyam’ın
üzerine
dörtlükler yazdığı şarap doğmuş oldu.
Sayısız meziyeti bulunan
bu içkiyi dünyaya tanıtmaya, böylece de insanlara eşi az
bulunur bir armağan sunmaya karar veren ve vakit kaybetmeden
yola koyulan Dionysos, gezdiği ülkelerde sevdiği insanlara
üzümlerin nasıl yetiştirileceğini, şarabın nasıl elde
edileceğini, ne miktarda içileceğini ve onun insanlara
vereceği gizli neşeyi tarif ediyordu.
Gezilerine devam eden Dionysos’a yolculuklarında gittiği her yerde onu seven,
şaraptan ve verdiği keyiften hoşlanan, periler, satirler eşlik
ediyorlardı. Bakkhalar adı verilen ve çoğu kadınlardan oluşan
bu dostlarıyla şarap içerek neşe içerisinde yol alan Dionysos’un ünü her geçen gün artıyor, gittiği her yerde üzüm
yetiştirmeyi ve şarap elde etmeyi anlatıyordu.
Bir çok yeri gezen ve
Hindistan yolculuğundan sonra Thebai’ye dönen Dionysos bu
yolculukları esnasında Trakya, Frigya ve Lidya’ya da(yani
şimdiki Türkiye sınırları içi) geldiği halde, üzümlerin şarap
yapılması konusunda yeterince öğretici ve ikna edici olamamış
olmalı ki bugün için ülkemizde üretilen yaş üzümün ancak
%5’ler mertebesindeki bir bölümü şaraba dönüşmektedir.
Fransa’da bu oranın %85’lerin
üstünde, dünya ortalamasının ise %50’lerde
olduğu düşünülürse, %5’in ne kadar düşük bir oran olduğu daha
iyi anlaşılır ve bunun neticesinde uğranılan katma değer
kaybının, ihracat geliri kaybının ne kadar olacağını varın siz
hesaplayın artık. Hani bir laf vardır, “eğri oturup doğru
konuşalım” diye. Biz de öyle yapacak olursak; Ülkemizin inanç
ve sosyolojik yapısı dolayısıyla, yaş üzümün şaraba işlenme
oranı olarak, bir Fransa’yı, bir İspanya’yı ya da İtalya’yı
yakalamasını beklemek ne ölçüde doğru olur bilmiyorum ama
dünya ortalamasına yaklaşmak çok daha gerçekçi, ulaşılabilir
bir hedef olacaktır.
Bu sektöre
gereken ilginin gösterilmemesi, hadi desteği bir kenara
bırakalım, bırakılmaz ya hadi bıraktık diyelim ama bu sektör
görmezden gelinerek, abuk sabuk vergiler konularak hiç bir
yere varılamaz. Komşularımız Yunanistan ve Bulgaristan bizden
küçük yüzölçümlerine rağmen gayet iyi bir noktaya gelmişlerdir
Ne
diyelim, hayırlı olsun. Onlara üretimin yolları, bize
engeller…
“Zeytin, Üzüm ve İncir –
Kültür Tarihi Eskizleri” kitabında; “üzümlerin sonradan
yayıldığı bölgelerden, dünya çapında şöhretli şarapların
çıkması pek ilginçtir doğrusu” dedikten sonra Victor Hehn
şöyle devam ediyor; “bu noktada kendi payına düşeni yerine
getirmiş olan kültür ve teknoloji, asmanın o eski ana yurdunda
bir araya gelme imkanı bulsaydı kimbilir ne harikalar
yaratırdı.”
İşte üzümün o eski ana
yurdu dediği yer Anadolu oluyor…
Yukarıdaki
"Şarap ve Neşe Tanrısı Dionysos"
başlıklı
yazı;
Bodrum Ticaret Odası Yayını olan,
"BOD ®UM MAVİ"
derginin 6. sayısından,
Mehmet Vuran'ın aynı başlıklı
yazısından alınmıştır.

MEDENİYETİMİZİN
TEMEL TAŞLARINDAN BİRİ; ŞARAP
Medeniyetimizin temel taşlarından biri de şaraptır. Bakın 1990
yılında, Avrupa Komisyonu toplantısında şarap için ne
denilmiştir;
“Şarabın
tarihi insanoğlunun tarihinden ayrılamaz. Bağ ve insanoğlunun
titiz çalışması sonucu oluşan şarap, basit bir tüketim maddesi
olarak kabul edilemez. Binlerce yıldır insanın can yoldaşı
olan şarap, aynı zamanda kutsal ve kutsal olmayandır.
Uygarlığın kilometre taşlarından biri olmasının yanı sıra
şarap, yaşam kalitesinin de bir kriteridir. Kültürel bir
varlık, sosyal hayatın faktörlerinden biridir.”
Bu
metinde anlatılmak istenen şarabın diğer içeceklerden farklı
olduğudur. Çünkü çok eski tarihlerden bu yana farklı bir gıda
maddesi olarak algılanan şarap, ekmekle bağdaştırılmış ve
bunun sonucunda simgesel bir anlam kazanmıştır. Tarihi
insanlarınkiyle birdir. Eski Ahit’te varoluş asma ile
bütünleştirilmiş, yaşam ağacı olarak kabul edilmiştir.
Hıristiyanlıkta da İsa’nın kanı olarak benimsenmiştir.
Yunan
mitolojisinde ölümsüzlük, onur, neşe ve dostluğu simgelemiştir.
Şarap asırlardan beri kutsaldır. Şarabı sıradan bir alkollü
içki olarak görmek, bizatihi sıradanlığın kendisidir…
Mısır’da
dünyanın yaratıcısı ve güneş tanrısı Ra şarabı yeryüzüne ilk
indiren tanrı olarak bilinir. Ra, şarabı tanrıça Hathor’un
öfkesinden kurtulabilmeleri için insanoğluna armağan etmiştir.
Daha sonra, Mısır mitolojisinde Ra ile gece güneşi Osiris
arasında bir bağ kurulmuş ve şarap Osiris’e atfedilmiştir.
Romalılar’da ise şarap tanrısı Baküs olmuştur. Ancak şarap
Baküs’e atfedilmeden önce, Roma geleneklerine Satürn
tarafından sokulduğu düşünülüyordu. Baküs, sarhoşluğu, lüksü,
sosyal düzensizliği simgelemiştir. Baküs adına düzenlenen
kutlamalar sırasında, sosyal sınıflar ortadan kalkıyor, herkes
her istediğini özgürce yapabiliyor, her istediğini
söyleyebiliyordu. Günümüzde bu tür kutlama anlayışı artık terk
edilmiş olmakla birlikte, içkiyi fazla kaçıranlar bu tarz
davranışlar sergilemekten geri kalmamaktadırlar. Ancak
gönül isterdi ki bu davranışlar kutlamalar çerçevesinde olsun
ve orda kalsın.
Doğu
geleneğine göre şarabı, İran şahlarından Cemşid bulmuştur.(Cemşid:
Efsanevi İran hükümdarı. İran'a altın dönemini yaşattığı
anlatılır.) Cemşid, sarayında yediği üzümlerin köpürdüğünü
görmüş, tadını da beğenmediği bu üzümleri yemeyip bir kenara
koymuştur. Korkunç derecede baş ağrısı çeken cariyelerden
birisi, dayanamayıp intihar etmeye kalkışınca, bir köşede
unutulmuş olan bu üzümlerin suyunu içmiş. Cariye ölmediği gibi
bir hoş olmuş, başının ağrısını unutmuş. Sonra diğerleri de
bundan içmişler ve çok hoşlanmışlar, adına da “Ab-ı Hayat”
demişler.
Esti nesim-i nevbahar
açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı Cem
(İlkbahar rüzgarı esti, sabah
vakti güller açıldı,
Saki, medet et, Cem'in kadehini sun da bizim de gönlümüz
açılsın)
Nef'i
Cemşid'den çok sonraları yaşamış olan meşhur İran'lı hekim
İbn-i Sina şöyle demiştir; "Şarap, bilgenin dostu, cahilin
düşmanıdır. Felsefecinin tavsiyesi gibi acı ve yararlıdır;
düşünce adamlarına serbest, aptallara yasaktır. Cahili şeytana,
bilgeyi Tanrı'ya yönlendirir. Aynı zamanda din onu bilgeye
izin vermiş ve akıl onu zihin yoksununa yasaklamıştır." İbn-i
Sina, bir bilim adamı olduğu için böyle derin bir söz söyleme
gereği duymuştur belki de. Belki de daha basit olarak şunu
demek istiyordu; "içmesini bilmeyen, içmesin kardeşim..."
(Koca cümleyi kuşa çevirdim diye umarım Hekim bana kızmaz.)
Kötü
olan sarhoşluktur.
İki - üç kadeh şarap içen biri sapıtmaz. Eğer sapıtıyorsa,
onun sapıtmasının nedenini, kaynağını şarapta değil başka bir
yerde aramak gerek.
Arkeolojik bulgular şarabın ilk bulunduğu yer olarak Kuzey
Anadolu’yu işaret ederken, din kitapları da şarabın ilk
çıktığı bölge olarak Ağrı Dağı civarını yani aynı coğrafyayı
göstermektedir.
Eski
Ahit'te (Eski ve Yeni Ahit : Hıristiyanlarca iki kesime
bölünen kutsal kitaplar bütünü. Eski Ahit ya da Eski İttifak;
Tanrının Yahudi kavmiyle ittifakının tarihine ilişkindir. Yeni
Ahit ise, İsa tarafından gerçekleştirilen yeni ittifakla
ilgili yazıların bir derlemesidir - Büyük Larousse)
yazdığına göre; gemisi Ağrı Dağı'nda karaya oturup orada
yaşamaya başladıktan sonra bir gün, keçisinin eskisinden daha
neşeli ve canlı olduğunu gören Nuh Peygamber, bunun sebebini
merak eder ve keçisini her gün gizlice izlediğinde, yere
düşmüş, ezilmiş (hafif fermente olmuş) üzüm tanelerinden
yediğini sonra da neşe ile koşturduğunu görür. Kendisi de bu
üzümlerden yiyince hoşuna gider, neşelenir ve mutlu olur.
Bunun üzerine Ağrı Dağı'nın eteklerinde üzüm yetiştirmeye
başlar. Neşe ve mutluluk içinde yaşayan Nuh Peygamber’in
mutluluğu fazla uzun sürmez. Bu durumu kıskanan şeytan, ateşli
nefesi ile tüm bağları kurutur. (Bir başka hikayeye göre ise
bu durumu kıskanan ve bağları kurutan tanrıça Hera’dır). Nuh
Peygamber neşe kaynağını kaybeder. Fakat her nasıl olduysa
insafa gelen şeytan bu meyveyi yeniden canlandırması için ne
yapması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve
hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma
canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve
tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, kanları ile sulandıktan
sonra, tüm bağlara can gelir ve böylece Nuh Peygamber tekrar
üzümlerine ve neşesine kavuşur.
Efsaneye
göre bugün dahi, o gün kurban edilen her bir hayvanın
karakteri şarap içenlerde kendini gösterir. Biraz şarap
içenler kendilerini; aslan gibi cesur ve güçlü, kaplan gibi
yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, tilki gibi zeki hissederken,
içmeye devam ettikçe horoz gibi gürültücü, saksağan gibi
geveze, köpek gibi de kavgacı olurlar.
Kışın
kupkuru bir gövde haline gelen asmaların baharda verdikleri
filizlerin inanılmaz hızlı bir şekilde büyüdüklerini gördükten
sonra acaba diyorum; Nuh Peygamber asmanın kuruduğunu mu sandı,
o yedi hayvan da pisi pisine mi gitti... Neyse giden gitmiş
artık.
Çok
muhtemeldir ki şarap, tesadüfen bir kaba bırakılan üzüm
suyunun bir süre sonra fermente olması ve tadılması sonucu
bulunmuştur. Bulunuşuyla ilgili hangi hikaye anlatılırsa
anlatılsın, hepsindeki ortak nokta tesadüf neticesinde
bulunduğudur.
İyi
ki de bulunmuştur…
Yukarıdaki
"MEDENİYETİMİZİN TEMEL TAŞLARINDAN BİRİ;
ŞARAP"
başlıklı
yazı;
Bodrum Ticaret Odası Yayını olan,
"BOD®UM MAVİ"
derginin 8. sayısından,
Mehmet Vuran'ın aynı başlıklı
yazısından alınmıştır.

ÜZÜM TANELERİ
Çeşme,
MÖ: 27 Ağustos 482
Güneş,
yakıcılığını geride bırakıp Khios adası üzerine doğru inmeye
başlamıştı. Zaman zaman hızını yükseltip ağaçları uğultular
çıkararak eğen rüzgarın serinliği, güneşin yakıcılığını
hissettirmiyordu. Rodophe, kimi zaman üzüm toplayıp şarap yaparak,
kimi zaman da
şarap yapanlar için üzüm sıkarak geçimini sağlayan üç çocuklu
bir ailenin 8 yaşındaki büyük kızıydı. Aslında satrapın malı
olan ama kendilerine ayrılan üzüm bağına giden patikada
babasının hemen arkasında bir yandan elindeki sepeti
sallayarak yürürken bir yandan da diğer elindeki asma dalından
yapılmış oyuncak bebeği ile konuşuyordu.
"Benim üzüm
sularımın hepsini sana vereceğim Salima. Merak etme sen de
benim kadar büyük olacaksın. Sonra seninle oyunlar
oynayacağız." Bebeğini öpüp küçük
elleri ile göğsüne bastırırken babasına sordu.
"Baba, Salima’yı da Klazomenai’deki panayıra götürebilir
miyiz?”
Rodophe
her çocuk gibi sürekli sorular soruyordu ama babasının
kafasında yaklaşan korku dolu günler ve olabilecek felaketler
üzerine çeşitli sahneler akıp gidiyordu. Çok uzaklardan kötü
haberler geliyordu; Persler Anadolu’yu istila ediyor,
geçtikleri yerleri yakıp yıkıyor, geride kan ve gözyaşı
bırakıyorlardı. Küçük kızının tüm bu düşüncelerden uzak kendi
dünyasında yaşadığını biliyordu. Her yıl bağbozumundan sonra
kurulan panayırın bu yıl kurulamayacağını, oraya gitmelerinin
mümkün olmadığını söyleyip kızının hayallerini alt üst etmek
yerine “Evet kızım, götürebilirsin” dedi. Rodophe’un soruları
ardı ardına gelmeye devam ediyordu.
"O da benim gibi ne zaman
yemek yiyecek?... Benim gibi yemek yerse daha çabuk büyür öyle
değil mi baba?” Rüzgar Rodophe’un sözlerinin bir bölümünü
yolun yanında uzayıp giden çalılıkların arasına savurduğundan
sözleri iyi duyamayan babası geriye dönüp baktığında, O’nun
geride kaldığını görünce sorusuna yanıt vermek yerine “Haydi
Rodophe, bana soru soracağına biraz hızlı yürü. Üzümleri
toplayıp hava kararmadan geri dönmeliyiz.”
dedi.
Elkartos
sırtına en iri küfeyi, iki eline de büyük sepetlerden almıştı.
Mümkün olduğu kadar fazla üzüm toplamak istiyordu. Topladığı
üzümün bir kısmını yolculuk sırasında kendisine yardım edecek
olan akrabalarına verecekti. Satrap Palmonur’un adamları
barbarların yakında geleceklerini ve herkesin her şeyini
toplayıp adaya gitmek üzere hazır olmalarını haber vermişti.
Satrapın adamları kışlık erzak ve üzüm suyu dolu küplerini
arabalara yükleyip götürmüşler zaten fazla olmayan ev
eşyalarını da köy ile Klazomenai arasında taşıma işi ile
uğraşan akrabalarının eşeklerine yükleyeceklerdi. Geç
olgunlaşan üzümlerden toplayarak suyunu sıkıp yanında götürmek
istiyordu. Bir yandan yaklaşan tehlikeyi ve ailesini
düşünürken bir yandan belki bir daha hiç göremeyeceği yollara,
ağaçlara, bağlara bakıyordu. Çünkü barbarların ilerlemesini
engellemek ve tarlalarda kalan ürünlerin işlerine yaramaması
için onlar yola çıkarken buraları ateşe verilecekti.
Barbarlara lanet okuyor, Savaş ve ateş tanrısı Ares’in onları
cezalandırması için dua ediyordu.
Klazomenai’nin hemen önündeki adaya gidecekleri söyleniyordu.
Acaba Persler denizcilikten anlar mıydı? Gemileri var mıydı? O
adada onları bulabilirler miydi? Orada başka adalar da vardı.
Belki gidecekleri o ada herkesi almaz. O zaman onları başka
adaya götürürlerdi. Hangisine gideceklerdi? Orada ne kadar
kalırlardı? Nasıl geçinir, orada ne işle uğraşırlardı? Kral
Philippos’un savaşçıları Persleri bozguna uğratabilir miydi?
Ya, Philippos'un savaşçıları yenilir de kendilerinden
savaşmaları istenirse ne yapacaktı?
Evet, "Ne yapacaktı?"
Eğer bunu merak ediyor ve bu güzel
öykünün devamını okumak istiyorsanız
http://www.dekomostra.com/uzumtane.htm
linkine tıklayınız.

Şarap Medeniyetimizin
temel taşlarından biridir. Bakın 1990 yılında, Avrupa
Komisyonu toplantısında şarap için ne denilmiştir;
“Şarabın
tarihi insanoğlunun tarihinden ayrılamaz. Bağ ve insanoğlunun
titiz çalışması sonucu oluşan şarap, basit bir tüketim maddesi
olarak kabul edilemez. Binlerce yıldır insanın can yoldaşı
olan şarap, aynı zamanda kutsal ve kutsal olmayandır.
Uygarlığın kilometre taşlarından biri olmasının yanı sıra
şarap, yaşam kalitesinin de bir kriteridir. Kültürel bir
varlık, sosyal hayatın faktörlerinden biridir.”
Bu metinde şarabın diğer
içeceklerden farklı olduğu anlatılmak istenmiştir. Çünkü uzun
zamandır farklı bir gıda maddesi olarak algılanan şarap,
ekmekle bağdaştırılmış ve bunun sonucunda simgesel bir anlam
kazanmıştır. Tarihi insanlarınkiyle birdir.Eski Ahit’te varoluş asma ile bütünleştirilmiş, yaşam ağacı olarak kabul
edilmiştir. Hıristiyanlıkta da İsa’nın kanı olarak
benimsenmiştir.
Yunan mitolojisinde
ölümsüzlük, onur, neşe ve dostluğu simgelemiştir. Şarap
asırlardan beri kutsaldır.
Şarabı sıradan bir alkollü içki olarak görmek, bizatihi
sıradanlığın kendisidir…
Mısır’da dünyanın
yaratıcısı ve güneş tanrısı Ra şarabı yeryüzüne ilk indiren
tanrı olarak bilinir. Ra, şarabı tanrıça Hathor’un öfkesinden
kurtulabilmeleri için insanoğluna armağan etmiştir. Daha
sonra, Mısır mitolojisinde Ra ile gece güneşi Osiris arasında
bir bağ kurulmuş ve şarap Osiris’e atfedilmiştir.
Romalılar’da ise şarap
tanrısı Baküs olmuştur. Ancak şarap Baküs’e atfedilmeden önce,
Roma geleneklerine Satürn tarafından sokulduğu düşünülüyordu.Baküs, sarhoşluğu, lüksü, sosyal düzensizliği simgelemiştir. Baküs adına düzenlenen kutlamalar sırasında, sosyal sınıflar
ortadan kalkıyor, herkes her istediğini özgürce yapabiliyor,
her istediğini söyleyebiliyordu.
Günümüzde bu tür kutlama anlayışı
artık terkedilmiştir. Ancak kentleşmeye, doğadan ve ruhani
olandan kopmaya, maddeye verilen değerin gittikçe artmasına,
rasyonelleşmeye rağmen modern çağımızda şarap yine de yerini
korumaktadır.

Doğu Geleneğinde
Şarap
Doğu geleneğine göre
şarabı, İran şahlarından Cemşid bulmuştur.(Cemşid: Efsanevi
İran hükümdarı. İran'a altın dönemini yaşattığı anlatılır.)
Cemşid, sarayında yediği üzümlerin köpürdüğünü görmüş, tadını
da beğenmeyince bu üzümlerin suyunu çıkarıp zehir gibi diye
bir kenara koymuş. Korkunç derecede baş ağrısı çeken
cariyelerden birisi, dayanamayıp intihar etmeye kalkışınca bu
suyu içmiş. Cariye ölmediği gibi bir hoş olmuş, başının
ağrısını unutmuş. Sonra diğerleri de bundan içmişler ve adına
da “Ab-ı Hayat” demişler.
Esti nesim-i nevbahar
açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz
saki medet sun cam-ı Cem
(İlkbahar rüzgarı esti,
sabah vakti güller açıldı,
Saki, medet et, Cem'in
kadehini sun da bizim de gönlümüz açılsın)
Nef'i
Cemşid'den çok sonraları yaşamış olan
meşhur İran'lı hekim İbn-i Sina şöyle demiştir; "Şarap,
bilgenin dostu, cahilin düşmanıdır. Felsefecinin tavsiyesi
gibi acı ve yararlıdır; düşünce adamlarına serbest, aptallara
yasaktır. Cahili şeytana, bilgeyi Tanrı'ya yönlendirir. Aynı
zamanda din onu bilgeye izin vermiş ve akıl onu zihin
yoksununa yasaklamıştır." İbn-i Sina, bir bilim adamı olduğu
için böyle derin bir söz söyleme gereği duymuştur belki de:))
Belki de daha basit olarak şunu demek istiyordu; "içmesini
bilmeyen, içmesin kardeşim..." (Koca cümleyi kuşa çevirdim
diye umarım Hekim bana kızmaz:))
Kötü olan sarhoşluktur. İki -
üç kadeh şarap içen biri sapıtmaz. Eğer sapıtıyorsa, onun
sapıtmasının nedenini, kaynağını şarapta değil başka bir yerde
aramak gerek. Birisi iki kadeh şarapla kalamayacağını, kendini
sınırlayamayacağını düşünüyorsa, kendini durduramıyorsa, o
kişinin hayatın başka alanlarında irade göstermesi, sağlam
bir duruş sergilemesi nasıl beklenebilir?...

Kutsal Kitaplarda
Şarap
Çok muhtemeldir ki şarap,
tesadüfen bir kaba bırakılan üzüm suyunun bir süre sonra
fermente olması ve tadılması sonucu bulunmuştur. Bulunuşuyla
ilgili hangi hikaye anlatılırsa anlatılsın, hepsindeki ortak
nokta tesadüf neticesinde bulunduğudur.
Arkeolojik bulgular
şarabın ilk bulunduğu yer olarak Kuzey Anadolu’yu işaret
ederken, din kitapları da şarabın ilk çıktığı bölge olarak
Ağrı Dağı civarını yani aynı coğrafyayı göstermektedir.
Eski Ahit'te (Eski ve
Yeni Ahit : Hıristiyanlarca iki kesime bölünen kutsal kitaplar
bütünü. Eski Ahit ya da Eski İttifak; Tanrının Yahudi kavmiyle
ittifakının tarihine ilişkindir. Yeni Ahit ise, İsa tarafından
gerçekleştirilen yeni ittifakla ilgili yazıların bir
derlemesidir - Büyük Larousse) yazdığına göre; gemisi Ağrı
Dağı'nda karaya oturup orada yaşamaya başladıktan sonra bir
gün, keçisinin eskisinden daha neşeli ve canlı olduğunu gören
Nuh Peygamber, bunun sebebini merak eder ve keçisini her gün
gizlice izlediğinde, yere düşmüş, ezilmiş (hafif fermente
olmuş) üzüm tanelerinden yediğini sonra da neşe ile
koşturduğunu görür. Kendisi de bu üzümlerden yiyince hoşuna
gider, neşelenir ve mutlu olur. Bunun üzerine Ağrı Dağı'nın
eteklerinde üzüm yetiştirmeye başlar. Neşe ve mutluluk içinde
yaşayan Nuh Peygamber’in mutluluğu fazla uzun sürmez. Bu
durumu kıskanan şeytan, ateşli nefesi ile tüm bağları kurutur.
(Bir başka hikayeye göre ise bu durumu kıskanan ve bağları
kurutan tanrıça Hera’dır). Nuh Peygamber neşe kaynağını
kaybeder. Fakat her nasıl olduysa insafa gelen şeytan bu
meyveyi yeniden canlandırması için ne yapması gerektiğini
söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi
tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan,
kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan
kurbanlar seçilip, kanları ile sulandıktan sonra, tüm bağlara
can gelir ve böylece Nuh Peygamber tekrar üzümlerine ve
neşesine kavuşur.
Efsaneye göre bugün dahi,
o gün kurban edilen her bir hayvanın karakteri şarap içenlerde
kendini gösterir. Biraz şarap içenler kendilerini; aslan gibi
cesur ve güçlü, kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, tilki
gibi zeki hissederken, içmeye devam ettikçe horoz gibi
gürültücü, saksağan gibi geveze, köpek gibi de kavgacı
olurlar.
Şarap, inançlıları için
İncil’de 450 kereden fazla tekrarlanmaktadır. İncil’de; Kutsal
ve neşe kaynağı olan bir içki ve bu yolla insanın Tanrıya daha
çok yakınlaşacağı ile aynı zamanda bu içkinin ölçülü
tüketilmesi gerektiği şeklinde iki ayrı ifadeye yer
verilmiştir.
Zaten yedi günahtan biri
de “sarhoşluk” olarak belirtilmiştir.
Ahit’te salkım, İsa’nın
sürekli baş vurduğu kaynak olmakta, insanlara yaradılışlarını
anlatırken; “Ben bağım, siz salkımlarım, Babam ise çiftçimiz”
demektedir. İsa, havarileriyle yediği o meşhur yemekte,
Hıristiyanlığın kuruluşunu eline aldığı bir kadehle, “Bu kadeh
kanımdır, her şarap içişinizde bunu hatırlayın.” diyerek dile
getirmiş. Şarabın İsa’nın kanına ve ekmeğin de onun etine
dönüşmesi Hıristiyan dininin ilk kutsanmasıdır. Bu dinsel
buyruk, Kudas ayinlerinde XV. Yüzyıla kadar uygulanmıştır.
İsa, ölümünün yeni bir
dönem, yeniden doğuş dönemi olacağını öngörür; “Size diyorum,
bağın bu ürününü maalesef içemeyeceğim, ta ki sizinle Gökyüzü
Krallığında oturup şarap içeceğim güne kadar” (Matta 26,27,28)
İncil’de bu kadar fazla bahsedilen
şarap, acaba bildiğimiz şarap anlamında mı yoksa benzetmeler
için mi kullanılmıştır? Başka bir sebebi vardır ya da yoktur
ama bağların ve şarabın Hıristiyan dünyasında ayrı bir öneme
sahip olmasına, gelişmesine neden olmuştur. 1414 yılına dek
kutsama ayinleri iki şeyle yapılmış; Ekmek ve Şarap. Bu
nedenle de bağcılık Ortaçağ’da çok büyük bir önem taşımıştır. Din ve kilise adamları şarabın ve bağ yetiştiriciliğinin en
önemli propagandacıları haline gelmişlerdir.Bazı kiliseler
kendi bağlarını kurmuş, şaraplarını üretmişlerdir. Hatta 14.
yüzyılda Fransa’da öyle bir noktaya gelinmiş, şarabın önemi o
derece artmış ki, Avignon’daki papazlar şarabın, su, hava,
toprak ve ateş elementlerinin beşincisi olarak kabul görmesini
talep etmişler.
KABUSNAME
Hükümdar Keykavus bin
İskender*, oğlu Gilan
Şah'a verdiği öğütleri içeren "Kabusname" isimli
bir eser yazmış.
Farsça olan bu eser, 1432 yılında Mercimek Ahmet**
in tercümesiyle Türkçe olarak yayınlanmış. 1944 yılında
Orhan Şaik Gökyay tarafından sadeleştirilerek tekrar
yayınlanan bu çeviri, son olarak Serpil Çalışlar Ekici
tarafından bir kez daha sadeleştirilmiş ve Pencere yayınları
tarafından 2003'te yayımlanmıştır. Eserin "şarap içmenin
terbiyesi ve yolunu bildirir" adlı bölümü, bu her iki
eserden de yararlanılarak, Gusto dergisinin 70. sayısının 62
ve 63. sayfalarında yer almış ve aşağıdaki metin de oradan alınmıştır.
Bu metnin içerisinde dikkate alınmaya değer öğütler olduğundan ve dili
de hoşuma gittiği için buraya aktarmak istedim. Yazarının
efsanevi bir kişilik olması dolayısıyla da "Mitolojide Şarap"
sayfasında yer almasının daha uygun olacağını düşündüm.
Yazının aslına dokunmadan küçük çaplı da bir düzenleme yaptım.
Ve
Keykavus şöyle der;
Bilmiş ol ey oğul
ki, şarap konusunda ne iç diyebilirim ve ne de içme
diyebilirim.
Zira ki yiğitler
kimsenin sözüyle iş görmezler
ve başkasının sözüyle yiğitlik fiilinden vazgeçmezler.
Zira bana dahi yiğitken çok söylerlerdi, ben dahi kabul
etmezdim.
Elli yıldan sonra
Haktaala bana inayet eyledi, yardım etti ve tövbeyi layık
gördü.
Amma eğer içmeyesin, iki cihanın faydası senin ola.
Ve Tanrıtaala senden hoşnut ola ve hem halk arasında
kınanmayasın.
Ve akılsızlar şeklinde olmayacak hareketlerde bulunmayasın.
Ve hem malın dahi telef olmaya.
Pes bu mana ile yani bu dediklerimden ötürü sen içmeyesin,
revadır.
Ve hem benim katımda katıl sevgili olursun.
Ve lakin ey oğul,
bilirim ki şarap yoldaşların seni içmemeğe komazlar.
Onun için demişlerdir ki, yalnızlık yeğdir, yanlış işe
kılavuzlayan yoldaştan ise.
İmdi, bari eğer
içersen tövbeyi gönülden giderme. Her dem günahını anıp
Haktaaladan tövbe ve yardım isteyedurgıl.
Amma madem içersin, bari yiyesi yedikten sonra tezcek şarap
içme, ta ki üç kez susuzluğun kana.
Yani bir kez susuzluğu sabreyle, su içme, ta ki susuzluğun
geçe.
Bir dahi susayasın, andan sabreyle, ta ki o susuzluk dahi geçe.
Pes üçüncü susadığın vakit içersen şarabı o vakit iç.
Zira yiyesi ki yemiştin, o vakit yediğinin kuvveti vücuduna
sinmiş olur.
Ondan evvel ne su içmek gerek ve ne şerbet ve ne şarap.
Eğer susamazsan bari yiyecekten sonra iki saat geçe, ondan
sonra iç.
Yani yiyeceğin kuvveti onda sinmiş ola.
Ondan sonra şarap içersen iç, hem şaraptan fayda bulursun ve
hem yiyecekten.
Amma ey
ciğerköşem, şarabı içersen ikindiden sonra iç,
ta sen sarhoş olunca akşam olmuş olur.
Halk seni sarhoş
görmez. Öyle olunca akşama kaldığın sebebinden, ayıbın örtülür.
Ondan sonra şarap
içerken çerez yeme. Çerezhor olma ki,
şarap arasında çok yemek iyi değildir, ulular bu işi
beğenmediler.
Ve hem deyupdururlar ki şarap içerken çok çerez yemek midede
ağırdır.
Sonra şarabı ilk
yazda veya bağlar arasında içmeğe az git.
Eğer buna benzer yerde şarap içmeyi seversen bari sarhoş
olunca içme,
ta ki evine gelince rezil rüsva olmayasın.
İmdi sarhoş
olunca içersen evinde iç, zira kişi ne ederse damı altında
ettiği yeğdir,
yani gök, ağaç yaprağının altında etmektense.
Zira ev gölgesi
insana örtüdür, ağaç gölgesi dört yanından rüsva eder.
Ve bir kişi duvarlı evceğizinin içinde, bir padişaha benzer
mülkü içinde.
Ve lakin yazıda bir
kişi şol garibe benzer ki yurdundan avare ola.
Pes ne denli mümün zengin olursa gurbette, kişi vatanındaki
gibi olmaz.
Yani yazıdaki şarap sohbeti namuslu kişiler için ev içindeki
gibi olmaz.
Andan geri
meclisten, yani şarap sohbetinden şöylece kalk ki,
iki üç kadeh daha içmeye mecalin ola, yok değil ki bir kadeh
daha içmeye mecalin olmaya.
Pes sakın kendini,
tokluk lokmasından ve sarhoşluk kadehinden.
Zira ki tokluk ve sarhoşluk yemekten, şaraptan değildir.
Ve lakin kişi normal bir iştahtan sonra bir iki lokma fazla
yerse tok olur ve ağırlaşır.
Ve bir iki kadeh fazla içerse sarhoş olur.
Pes sonraki lokmayı yeme, ta ki tok olup sonra ağırlaşmayasın.
Ve şarap içersen
sonraki kadehi içme, ta ki sarhoş olup sonra kınanmayasın.
Yani ne çok tok ol ve ne de çok sarhoş.
Ta ki ikisinin dahi zahmetinden uzak olasın.
Hele ey oğul, hiç
olmazsa sarhoş olunca içmeyesin.
Zira ki sarhoş olunca içmenin iki türlü hasılı vardır; Birisi
delilik ve birisi hastalık.
Pes uslu kişi niçin
meşgul ola bir nesneyle ki hasılı ya delilik ola ya hastalık.
Ey oğul, hele eğer sarhoş olunca içersen bari sabahı etme,
yani gece sarhoş yatıp sabahleyin daha şarap buharı başında
iken şarap içme.
Ve eğer rastlayıp da içersen bari arada bir iç ki, sabah içmek
ulular katında beğenilmiş iş değildir.
Sabah içmenin kötülüğünden birisi budur ki, sabah namazı geçe,
yani kazaya kala.
Ve bir dahi bu ki henüz geceki sarhoşluğun buharı dimağından
kaybolmadan
sabah içtiğin şarabın buharı ona karışır.
Eyle olsa bu iki
buhar birbiriyle katılınca ikisinden melankoli doğar.
O dahi delilikten bir cinstir.
O halde bir
bozucudan, iki bozucunun fesadı daha fazladır.
İmdi bir dimağda ki bir bozucu vardı, geceki buhar;
ona bir bozucu daha ulaştı, yani sabah içtiğin şarabın buharı.
Eyle olsa bunun gibi iki bozucu bir yere gelse arbededen başka
hasıl ola mı?
Ko imdi bunu.
Bir dahi bu kim
Haktaala geceyi rahat içün yarattı.
Vakit ki halk rahat olup uyuya, sen şarap içmekte uyanık
olasın.
Yine
halk uyandığı vakit sen uyusan gerek, sabah içtin yine uykunu
alamadın.
Hakikatte zahmet üçe çıktı. İki şarap sarhoşluğu, bir uyku
mahmurluğu.
Neuzübillah, ertesi gün göresin başı ağırlanmış ve göz kapağı
şişmiş,
gövde titrer, beyin zok zonk eder.
Hem deli oldun, hem hasta ve yorgun.
Ko ne bela imiş o sabah içkisi dedikleri.
Şükür ki vaki olmadı Mercümek'e.
Ey oğul bilmiş ol
ki sabah içmek az ola ki orada arbede ve kavga olmaya.
Hele bari pişman
olacak yaramaz bir iş de olmaya.
Amma arada bir
özür için sabah içkisi revadır.
Ve lakin adet edinmek reva değildir.
* İranlı
efsanevi kral. Kimi kaynaklar onun Keyebiveh'in oğlu olduğunu
kabul ederlerse de bazı Müslüman yazarlar (Belami, Firdevsi,
el-Talibi) babasının Keykubat olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Firdevsi, şeytanların oturduğu ve geceleri, kralın ordusunu
taş yağmuruna tutan beyaz bir dev (devi sefit) tarafından
korunan Mazenderan'a bir sefer düzenlediğini anlatır. Kör olan
ve zindana atılan kralını kurtarmaya giden Rüstem, yolda yedi
büyük tehlike atlatır. Uyuduğu sırada öldürdüğü devin kanı,
kralın yeniden görmesini ve ordunun başına geçmesini sağlar.
Keykavus, acizlere karşı merhametli, ama zorbalara karşı
acımasız bir hükümdar olarak anlatılır. İlahi güçler
tarafından korunan hükümdara devler de boyun eğmişlerdi. Yine
efsaneye göre, göğe başkaldırdığı zaman devler ona Elburz
dağının doruğunda bir saray ya da yüksek bir kule yaparak
askerleriyle birlikte göğe ulaşmasına yardım etmişlerdir.
Bunun üzerine ilahi güçler kendisini korumaktan vazgeçince
Keykavus ve askerleri yere düşmüş, Keykavus sağ kalmış ama
askerlerinin hepsi ölmüştür.
Yemenliler'le savaştığı sırada, bu ülkenin kralının kızı Suda
ile evlenmiştir. Bazı kaynaklar Suda'nın Efrasiyab'ın kızı
olduğunu yazarlar.
Yüzelli yıl kadar hüküm sürdüğü öne sürülen Keykavus,
Keyhüsrev tarafından tahtından indirilerek zindana atılmış,
yaşamının sonuna değin orada kalmıştır.(Büyük Larousse)
**
Türk yazar (XV.y.y) Hakkında
bilinenler pek azdır. Günümüze ulaşan tek yapıtı "Kabusname"
çevirisinden, babasının adının İlyas olduğu, yaptığı çeviriyi,
Murat II nin emriyle kaleme aldığı öğrenilmektedir. Keykavus
ibn İskender ibn Kabus'un farsça ahlak ve siyaset kitabı "Kabusname"
nin XIV. yy. dan itibaren Türkçeye daha başka çevirileri de
yapılmıştı. Mercimek Ahmet, Murat II 'nin Filibe yolundayken
bu çevirilerden birini okuduğunu, dilini ve anlatımını
yeterince açık bulmadığı için yeniden çevrilmesini istediğini
anlatır. Mercimek Ahmet'in sürükleyici bir söyleşi diliyle
yazılmış çevirisi XV. yy. Anadolu Türkçesinin sözlüğü,
sözdizimi bakımından zengin bir kaynak oluşturur. (Büyük
Larousse)
|