|

İşte Karaova (buranın söyleyişiyle
Garaova ya da Garauva) yukarıdaki fotoğrafta boylu boyunca
uzanıyor. Neye dayanarak değiştirmişler bilmiyorum ama aslında
Karaova, Bodrum'un Mumcular beldesinin eski adı. (Evliya
Çelebi Seyahatnamesinde IX. cilt sayfa 211-212'de Karaova'dan
söz ederken: "Menteşe'nin bir kazası olup, burada kadı ve serdar
vardır; Kethüda yeri yoktur" diyor. Yönetim bölümleri bir nahiye
ile onbir kariyeden oluşuyordu. "İsmi ova olmakla beraber,
dağlıktır" diyor.)* Aynı zamanda buradaki ova için de
kullanılmış bu isim. Şimdi ovanın etrafında kurulmuş olan
köyleri de içine alan bu yöre için kullanılıyor. Yukarıdaki
fotoğrafta ön planda görünen evler Pınarlıbelen köyünün Etrim
mahallesini oluştururken, Pınarlıbelen köyünün merkezini ise sol
arka planda görünen evler oluşturuyor. Pınarlıbelen köyünün
diğer mahalleleri de Karanlık, İnişdibi ve Kaklık olup,
aşağıdaki haritada görebilirsiniz. *)Bu
bilgi, Avram Galanti Bodrumlu'nun, Bodrum Tarihi isimli
kitabından (s.43) alınmıştır. Temin etmekte zorlandığım bu
kitabı bana hediye eden A.Rasim Özgürel'e teşekkürler.)
Yukarıdaki fotoğrafta Etrim ve
Karanlık mahalleleri görülmekte. Ön tarafta görünen evler Etrim
mahallesi. Sağ arkada, daha geri planda Karanlık mahallesi var.
Neredeyse orta halli bir köy olacak kadar haneye
(60 hane) sahip olmasına
rağmen bunu hiç belli etmez. Çünkü evler çok geniş bir alana
yayılmış ve ağaçların arasına serpiştirilmişlerdir.

Yukarıdaki haritada kırmızıyla gösterilmiş olan karayolu
yapılmadan önce (25 yıl evvel) Bodrum-İzmir karayolu,
Bodrum-Kızılağaç-Çamlık-Pinarlıbelen-Mumcular-Dörttepe-Milas
güzergahını takip ediyordu. Oldukça virajlı ve dar olan bu yol
(yukarıdaki haritada) pek kullanılmıyor artık. Pinarlıbelen'e
gidip gelmekte, Bodrum-Güvercinlik-Mumcular-Pinarlıbelen ya da
Bodrum-Kızılağaç-Çiftlikköy-Pınarlıbelen yolları tercih
ediliyor.
Eski yolu, nostaljik bir bir yolculuk yapmak isteyenler tercih
edebilirler. Yukarıdaki haritada Theangela
(sarı ile işaretli)
olarak
gösterilen yer, M.Ö.V.y.yıllarda Lelegler tarafından kurulmuş
olan antik şehir kalıntılarının bulunduğu yerdir ve
yukarıdaki
fotoğrafta görülen Kale Dağının yeşil ile işaret edilen
bölümündedir. Mavi ile işaret edilen yer de dağın en yüksek
noktasıdır. (üzerine tıklayarak
yukarıdaki haritayı büyütebilirsiniz.)
Ön tarafta görülen bağlar ise, geceleyin dağdan inen ayazla
ve gündüz de Ege'nin eşsiz güneşiyle olgunlaşan nefis üzümleri
yetiştirdiğimiz bağlar. Tıpkı ana sayfadaki başlıkta yazıldığı
gibi; "Kale Dağındaki antik kentin eteklerindeki bağlardan"
SARNIÇLAR
Yan
tarafta
bir sarnıç fotoğrafı görülmekte. Ya da şöyle diyelim; yanda
görülen fotoğraf bir sarnıca aittir:) Bodrum'a seyahat edenler
mutlaka görmüşlerdir. Nerdeyse buranın alamet-i farikalarından
birisi desek sanırım yanlış bir şey söylemiş olmayız.
Mesela,
Yalı Beldesi ile Bodrum arasındaki yol güzergahında dikkat
edilecek olursa, yolun her iki kenarında sarnıçlar görülür.
Eğer buradan geçmişseniz en azından bir ikisi dikkatinizi
çekmiştir. Ben her gidiş gelişimde dikkatlice etrafı izleyerek
gider gelirim. Araba kullanmadığım için bunu kolaylıkla ve
güvenli bir şekilde yapabiliyorum. Bir seferinde, yol boyunca
ne kadar sarnıç var sayayım dedim. Meğer Yalıçiftlik ile
Bodrum girişi Yokuşbaşı arasında tam
15 tane varmış. Bunlar
yol kenarında olanlar. Yol boyunca sarnıçların yoğunluğunu
görünce, acaba bunun bir sebebi var mı, varsa ne ola ki dedim.
Ya bu sarnıçlar yol boyunca yapılmışlar ya da yol sarnıçların
olduğu yerlerden geçirilmiş. Öyle ya da böyle, sanırım yol ile
sarnıçlar arasında bir ilişki var.
Kümbet
şeklindeki bu yapılar, su toplama yeri ve depoları olarak
yapılmış ve kullanılmışlar. Giriş kapısının üzerindeki kitabe
şeklindeki taşın üzerinde kim tarafından, hangi yıl
yaptırıldığı gibi bilgileri taşıyan bir yazı bulunur
genellikle. Mühendislik diliyle söylemek gerekirse; sarnıçlar
birer sanat yapısıdırlar. Sarnıçlar, üstte bir kubbe ve altta
suyun toplandığı bir yerden ibarettir. Her ne kadar yukarıdaki
fotoğrafta görünmese de genellikle kubbenin üzerinde bir
fallus bulunur. Bunun yöresel adı sibektir. Sarnıçların kubbe
şeklindeki kısmına düşen yağmur damlaları, yerden bir metre
kadar yükseklikte, 30-40 cm kadar genişlikte ve içe meyilli
olan kısma gelerek burada toplanırlar ve belli aralıklarla
yerleştirilmiş olan deliklerden sarnıcın içine akarlar. Bu
delikler aynı zamanda sarnıcın içinin havalanması işlevini de
yerine getirirler. Ayrıca bir miktar su da topraktan girer
içeriye. Yukarıdaki fotoğrafta, sağ kısımda, ağaçla kovalar
arasında toprakta koyu olarak görünen ve kullanılmadığı için
pek de belirgin olmayan kanal mevcuttur. Bu kanaldan gelen su,
toprak seviyesindeki delikten sarnıcın içine dolar. Sarnıç
suyla dolu olduğunda, kapısından suyu almak kolaydır. Su
azaldıkça, içeride aşağıya doğru yapılmış olan bir merdivenden
inilerek su alınır. Yine yukarıdaki sarnıçta görünmüyor olsa
da genellikle önlerinde hayvanların sulanabilmeleri için bir
yalak bulunur. Yalaklar, genellikle taş ya da ağaç gövdesi
oyularak, daha yakın zamanda yapılanları ise güncel yapı
teknikleri kullanılarak yapılmışlardır.
(Sarnıçlarla ilgili daha geniş yazı ve fotoğraflar için tıklayınız)
ETRİM ÇEŞMESİ

Fotoğraflar, Pınarlıbelen köyünün Etrim mahallesindeki tarihi
çeşmenin fotoğrafları.
Yukarıdaki ilk fotoğraf Bodrum-Yalı Çiftlik
istikametinden gelişte Etrim'in girişini ve çeşmeyi
gösterirken, ikinci fotoğraf Kale Dağının batı
istikametindeki bölümünün hemen altında yer alan eski köy
okulunu ve çeşmeyi göstermekte. Bu ilkokul benim öğrenim
hayatımın başladığı ilk okul aynı zamanda. Karanlık
mahallesindeki evimizden yaklaşık 1,5 km. uzaklıkta olan ve
her gün yürüyerek gidip geldiğim bu okula başladığımda 5,5
yaşındaydım. Evde duracağına, öylesine de olsa gitsin diye,
Anaokulu niyetine gönderilmişim aslında. Fakat şimdi hayal
meyal hatırladığım öğretmenim, "bu çocuk başarılı, hakkı
yenmesin, birinci sınıfı geçsin" deyince, devam etmiş gitmişim
işte.
Bir tek öğretmen ve iki ya da üç sınıfın olduğu, sınıfların
ikişer birleştirilmiş olduğu, şimdi kullanılmayan bu okuldaki
günlerimi tam olarak hatırlayamasam da teneffüslerinde kim
bilir kaç defa su içmek için inmişimdir bu çeşmeye. Tam olarak
hatırlayamasam da diyorum, çünkü bu okuldaki öğrenimim 1,5 yıl
kadar sürdü.
Sonradan
söylediklerine göre, o aralar çıkan bir kuduz vakası
dolayısıyla bu okuldan alınıp,
Mumcular'daki (şimdi yaygın
söyleyişle Belde) halamın yanına gönderildim. Okula gidiş
gelişlerde kuduz tehlikesinden korunmam içinmiş bu. Ve sonrası...
Çeşme diyorduk; ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen bu
çeşmenin arka kısmında suyun geldiği bir kanal mevcut.
Taşlardan yapılmış olan ve
aşağıdaki fotoğrafta da görülen bu
kanalın nereden başladığı bilinmiyor.
Başlangıcına ulaşılamamış. Hiç durmadan akan su,
yazın sonlarına doğru biraz azalır ve nispeten daha ince akar.
Ön tarafında ağaç gövdesinden oyulmuş bir yalak vardır.
Eskiden yol seviyesinden yüksekte duran çeşmenin kendisi ve
yalak, daha sonraki yıllarda önündeki yol asfalt yapılınca
şimdi biraz toprağın içine gömülmüş, unutulmuş gibi, üzgün
gibi duruyor. Şimdi şebeke suyu var ama bir zamanlar her ev su
ihtiyacını bu çeşmeden karşılardı. Herkes birbirini çeşmenin
başında görebilirdi. Şimdi bunlar ne kadar hatırlanıyor
derseniz, çeşme gereken saygıyı görüyor mu derseniz eğer,
keşke kendi dili olsa da söyleyebilse...
KARAOVA
Ülkemizde
ve Bodrum’da daha turizm başlamamışken (hatta başladıktan
sonralarda bile) Karaova köyleri için, Bodrum ilçe merkezinin
resmi işlerin halledildiği bir yer olmaktan öte bir anlam
taşımadığını söylersek fazla mübalağa yapmış olmayız sanırım.Bu köylerin ekonomik hayatında Milas ve Mumcular’ın yeri çok
daha büyük olmuştur. Özellikle Mumcular pazarı, Pazar olmaktan
öte bir anlam taşımış, insanların bir buluşma noktası olmuştur.
Normal telefonlar bir yana, herkesin cep telefonunun olduğu
günümüzde bile halen önemlidir. Örneğin, Pınarlıbelen köyünden
bir kişinin, Kemer köyünden bir başka kişiyi “Pazar günü
pazarda görürüm” dediğine şahit olabilirsiniz. Alış veriş
ortamı olmasının yanında sosyal bir yönü vardır.
Mumcular
pazarı, Karaova çanağında yer almamasına ve Bodrum’a çok daha
yakın olmasına rağmen Çiftlik köy (şimdiki Yalı beldesinin bir
yarısı) için de önemli bir Pazar olmuştur yakın zamana kadar.
Milas’a
ise daha düne kadar özellikle pazarı olduğu Salı günleri
daha çok olmak üzere bir çok dolmuş giderdi. Bodrum’a
gidilmezdi o kadar. Ama artık durum tersine döndü. Birçok
kişinin Bodrum’da çalışıyor olması başta olmak üzere,
büyük alış veriş merkezlerinin kurulması gibi faktörlerin
sonucu bu.
Peki ama
bir zamanlar Milas’ı bu kadar öne çıkaran neydi? Bir
alışkanlıktı sanırım ve buna neden olan da tütündü. Evet
bildiğimiz tütün. Nasıl yani mi dediniz? Şöyle; Çökertme
türküsündeki hikayenin yaşandığı zamanlardan bu yana ve henüz
turizmin başlamadığı dönemde, buralarda ekonomik hayatın
merkezinde tütün vardı. Her şeyin tütünün etrafında döndüğü bu
köylere, tütün tarlalarında çalışmak üzere Bodrum’dan da
gelirlermiş…
Karaova’nın köyleriyle Milas’ı birbirine bağlayan tütündü ama
aslında ondan öte, Tütünün teslim edildiği Tekel Müdürlüğünün
Milas’ta olması ve paralarının da orada ödenmesiydi. Ve bu da
bir çok gidiş gelişi ve orada alış veriş yapılmasını doğal
hale getiriyordu. Bir yıllık emeğinizin karşılığını almışsınız
ve bunu bir kısmını harcayabileceğiniz bir yerdesiniz, siz
olsanız paranızı harcamak için başka bir yere gitmeyi bekler
miydiniz? Hele bir de önceden borçlu olduğunuz yerler
varsa…(Zaten gidecek başka yer de yokmuş ya) Biz çocuklar,
tütün parası almaya gidildiği zaman, dönüşte ne hediye
getirecekler acaba diye dört gözle beklerdik. Bir bayram
gibiydi…Milas’tan başlanarak bu tarafa doğru borçlar ödene ödene
gelinir, kimin elinde ne kadar çok para kalırsa o kadar da
sevinirdi.
1900’lü
yılların başında gelmiş tütün buralara ve yaklaşık 100 yıl
kadar hüküm sürmüş. İlk olarak Çömlekçi köyünden Osman Efendi
getirmiş ve dikmiş. Daha sonra Pınarlıbelen Etrim
mahallesinden Molla Osman, Kumköy’den Molla Halil, Sazköy’den
Koca Molla ve Mumcular’daki Ağalar diktirmişler. Pınarlıbelen
Köyünün Etrim mahallesinden Mehmetçik oğlu Hüseyin Çavuş “ben
karnıma kazık sokturmam” demiş. Karnım dediği, tarlası oluyor.
Çünkü 10 cm. kadar boydaki tütün fideleri tarlaya açılan
deliklere tek tek dikiliyordu. Ve Hüseyin Çavuş tarlasına hiç
tütün diktirmeden de 1920’li yılların başlarında ölmüş.
Zor işti
tütüncülük. İlk fidesinin yetiştirilmesinden en son aşaması
olan balya haline gelinceye kadar uzun bir zaman dilimi
gerektirirdi ve bu süre aşağı yukarı sekiz ay kadardı. Her
aşaması zorluydu ancak “tütün kırma” işi en zor ve uykudan en
çok feragat edilmesi gereken dönem olurdu.
Güvercinlik’ten geçen şimdiki karayolu henüz yokken Bodrum’u
diğer şehirlere bağlayan karayolu, Karaova’da tütün
tarlalarının arasından geçerdi. Tütün kırmaları geldiği zaman
yani yaz aylarında buradan gece vakti geçen yolcular orada
büyük bir şehir olduğunu sanmışlar. Çünkü sıcaklarla tütün
kırmak çok zor bir iş olduğu için gün doğmadan çok daha erken
vakitlerde tarlaya giden köylülerin yaktıkları lüküs’ler (lüküs
: piknik tüpünden elde edilen bir aydınlatma cihazı)
etrafı ışıl ışıl yapıyormuş.
Balya
haline getirip depoya koyduktan sonra da bir bekleyiş
başlardı. Eksperlerin (bunlara Kumpanya deniyordu) tütünün
kalitesini kontrol ve tespit için köye gelecekleri günü
beklemek başka, geldikleri günkü heyecan bir başkayken,
tütünün baş fiyatının açıklanmasını beklemekse ayrı bir
heyecandı. Bu zaman zarfında çıkan rivayetlerin bolluğunu ve
içeriğini de varın siz tahmin edin artık…
Anadolu’nun bir çok yerinde düğünler genellikle hasat
mevsiminden sonra yapıldığı gibi, burada da tütün hasadı
bittikten sonra güz mevsiminde yapılırdı. Her ne kadar parası
alınmamış da olsa düğünün masrafları tütün parasında ödenmek
üzere karşılanırdı.
Düğünler şimdi yine eskisi kadar olmasa da
çoğunlukla güzün yapılıyor ama artık masrafların vadesi tütün
parasına değil. Hiçbir borcun vadesi tütün parasına değil.
Bir
zamanlar, yaptığı evinin harcında, giydiğinin parasında,
aşında, tuzunda tütünün parasına muhtaç olacak kadar kaderi
birbirine geçmişken şimdi tütün tarlaları boş, bom boş. Peki
bu tarlalarda başka ürünler yetiştirilmiyor mu? Yetiştiriliyor
ama bu dönüşümün sağlıklı ve başarılı olduğunu söylemek çok
zor. Bu köylerin ekonomik hayatına tütünün yapmış olduğu
etkiyi başka bir tarım ürününün yapması bugün itibarıyla pek
mümkün görünmüyor. Zaten yeni neslin de toprakta çalışmaya hiç
niyeti yok. Onlar üretim yerine, turizm sektörünü tercih etmiş
durumdalar.
Gerek
dünya genelindeki tütünle ilgili gelişmeler, gerekse uygulanan
tarım politikaları tütüncülüğün sonunu getirdi. Aslında iyi ki
de getirdi. Hem çok zor bir işti, hem de tütünün insan için
zararları malum. Ama ekonomide “mal” ın tanımı yapılırken
zararlı ya da zararsız ayrımı yapılmaz ya neyse geçelim biz
meselenin bu kısmını. Bire bir benzemese de boş kalan tarlalar
için bir benzetme yapacak olursak; turizmin bittiğini ve
yarımadadaki bütün tesislerin boş kaldığını, başka amaçlarla
değerlendirilmeye çalışıldığını düşünün, tam olmasa da işte
buna benzer bir şey. Bodrum’da turizm sektöründeki iş
olanakları bunu bir yandan ivmelendirirken bir yandan da boşa
çıkan iş gücüne istihdam yaratarak can simidi olmuştur.
Şimdiki çocuklar tütünün nasıl işlendiğini bilmeyecekler.
Onların tütün hakkında öğrendikleri tek şey, onun zararları
olacak. Bir de büyüklerinin onlara arada bir anlatacakları
eski hikayeler…
Ama
geçmiş o kadar hızlı bir şekilde “geçmiş” oluyor ki,
inanılmaz. Sosyal ve ekonomik hayattaki gelişmeler,
globalleşme, iletişim kanallarındaki büyük gelişmeler bizi
şimdiye, geleceğe ve hatta dünyanın herhangi bir yerindeki
olaya öyle odaklayabiliyor ki geçmişe daha az zaman ayırmak
durumunda kalıyoruz ve bu da beraberinde “daha az hatırlamayı”
dolayısıyla “daha çabuk unutmayı” getiriyor.
Şimdi
koca Karaova’da tütün dikenlerin sayısı bir elin parmaklarını
geçmezken daha 2000 yılında ne kadar çoktu halbuki ve öyle bir
hava var ki sanki buralarda tütün hiç dikilmemiş…
Yukarıdaki
"KARAOVA"
başlıklı yazı;
Bodrum Ticaret Odası
Yayını olan,
"BOD®UM
MAVİ" derginin 9.
sayısından, Mehmet VURAN'ın
aynı başlıklı yazısından yazısından alınmıştır.
|